Güçlü Ekonomi, Güçlü Toplum, Güçlü Türkiye
Son yüzyılda toplumların ve ekonomilerin karşı karşıya kaldığı en büyük risklerden biri, fiziksel yoksunluk değil; yapısal kopukluktur.
Aynı ülkenin insanlarının, aynı sektörün aktörlerinin ve aynı ekonomik ekosistemin paydaşlarının birbirinden kopuk hareket etmesi, yalnızca kültürel bir çözülmeye değil, aynı zamanda ekonomik güç kaybına yol açmaktadır. Çünkü birlik, sadece sosyolojik bir değer değil; aynı zamanda stratejik bir üretim ve rekabet unsurudur.
Toplumsal düzlemde kopukluk, ortak hafızanın zayıflaması anlamına gelir. Ortak hafıza zayıfladığında kültür aşınır, töre işlevini yitirir ve toplumsal güven geriler. Sosyoloji literatüründe güven, hem ekonomik işlem maliyetlerini düşüren hem de kolektif hareket kabiliyetini artıran temel bir sermaye türü olarak tanımlanır.
Güvenin zayıfladığı toplumlarda ise bireyler ve kurumlar yalnızlaşır; bu durum uzun vadede kurumsal kapasitenin ve üretim gücünün gerilemesine neden olur.
Bu gerçek, iş dünyasında çok daha somut sonuçlar doğurur. Bir ülkenin üreticileri, distribütörleri, toptancıları ve perakendecileri birbirinden bağımsız ve koordinasyonsuz hareket ettiğinde, ortaya çıkan yapı entegre bir değer zinciri değil, parçalanmış bir pazar olur.
Parçalanmış pazarlarda ölçek ekonomisi oluşmaz, sürdürülebilir büyüme sağlanamaz ve küresel rekabete karşı direnç zayıflar. Oysa modern ekonomik sistemler, bireysel başarıdan çok sistemsel uyuma dayanmaktadır.
Değer zincirinin her halkası, diğerinin gücünü doğrudan belirler.
Ekonomik tarih açık bir gerçeği defalarca göstermiştir: İçeride bütünleşemeyen yapılar, dışarıda güçlü aktörlerin etkisine açık hale gelir.
Çünkü dağınık olan, ortak strateji geliştiremez. Ortak strateji geliştiremeyen ise kendi pazarını, üretim gücünü ve ekonomik yönünü korumakta zorlanır. Bu durum yalnızca şirketler için değil, sektörler ve ulusal ekonomiler için de geçerlidir.
İş dünyasında birlik, rekabetin ortadan kalkması değil; rekabetin sistem içinde verimli hole gelmesidir. Aynı ülkenin şirketlerinin birbirini zayıflatan değil, birbirini tamamlayan bir yapı oluşturması; toplam ekonomik gücü artırır. Çünkü küresel rekabet artık şirketler arasında değil, entegre ekonomik sistemler arasında yaşanmaktadır. Güçlü olan, sadece iyi üreten değil; birlikte hareket edebilen yapılardır.
Toplumsal düzeyde ise birlik, yalnızca ekonomik refahın değil, kültürel ve kurumsal devamlılığın da temelidir. Birbirinden kopuk yaşayan bireyler, zamanla ortak sorumluluk duygusunu kaybeder. Ortak sorumluluğun zayıfladığı yerde ise sürdürülebilir kalkınma mümkün olmaz.
Kalkınma, yalnızca sermaye birikimi değil; aynı zamanda ortak bilinç ve ortak yön duygusunun ürünüdür.
Bu nedenle birlik, romantik bir ideal değil; ekonomik ve toplumsal bir zorunluluktur. Birlik olan yerde güven oluşur. Güven olan yerde yatırım artar. Yatırım olan yerde üretim büyür. Üretim olan yerde ise ekonomik bağımsızlık ve sürdürülebilir güç ortaya çıkar.
Sonuç olarak, sektörlerin, kurumların ve toplumun birbirinden kopuk değil, birbirini tamamlayan bir yapı içinde hareket etmesi; yalnızca bugünün rekabet koşulları için değil, geleceğin ekonomik ve toplumsal istikrarı için de kritik öneme sahiptir.
Çünkü dağınıklık zayıflatır, birlik ise güç üretir. Ve tarih boyunca değişmeyen gerçek şudur: Birlik içinde hareket eden toplumlar sadece ayakta kalmaz, aynı zamanda yön veren aktörler hâline gelir.
